playlist

22 Mart 2022 Salı

masalcı

*Nereye çıktığını bilmediğimiz merdivenler örüyoruz birlikte.

sularımız birbirine karışıyor ama resim bir türlü istediğimiz gibi olmuyor, eksikleri görmezden geliriz gelmesine ama istediğimiz rengi bir türlü tutturamıyoruz, ilkokulda öğrendiğimiz gibi olmuyor iki rengi birbirine karıştırınca. Öğrendiklerimizi gerçeklere büyük kılmak zorunda kalacağız gibi gözüküyor.

*Nereye çıktığını bilmediğimiz merdivenler örüyoruz birlikte bulutların arasından gökyüzüne.

Hava güneşli mi kar mı yağıyor diye bakmadan üstelik. Güneşliyse de karlıysa da bizim gökyüzümüz netice. Kolay mı öyle birlikte aynı merdiveni yapabilip üzerinde yürüyebilmek? Bulutlar yardım ederse belki bu ay biter. Sonraki ay da yürümesi sürse, ne zaman varırız birlikte olmak istediğimiz yere? Saatimiz yüzün, zamanımız sesim olmuşken nasıl anlayacağız bilmem.

*Nereye çıktığını bilmediğimiz merdivenler örüyoruz birlikte biz ne zaman istersek o zaman yıkılacak.

Yıkmanın özgürlüğü üzerine konuşmadan hemen önce, akşam yemeği masasındaki tek eksiğin papatyalar olduğunu fark ettikten hemen sonra, bir şarkının gerçekten ellerini, gözlerini, kalbini acıtabilmesinin mümkün olmasına şaşırdıktan hemen önce aslında ördüğümüz merdivenleri yıktığımızda altında kalmaktan korktuğumuzu anlarız. Yelkenlerimizi indirirken boğulmaktan korktuğumuz gibi. O yüzden yetişmeyecek yerlere ağaçlar dikip gölgesinde nefeslendiğimizi hayal etmenin yersizliği üzerine konuşacak fırsat bile bulamadan yollarımız ikiye ayrılmıştır. Merdivenler zaten hiç orada olmamıştır.

16 Nisan 2021 Cuma

rüyadan dünya

insan rüyadan bir dünyadır. o zaman insanın kendine döndüğü kapılar nerede gizlidir? nereden bilebilirim senin olduğun kişi mi yoksa aklımdaki kişi mi olduğunu? 


insan kendine nasıl dönebilir ki hem? kendi çevresinde mi yürür yoksa aynı çemberin üzerine yürüdüğünü zannedip aslında hiç bir yere varamadığı gibi? nasıl anlayabilirim senin bana söylediğin kişi olmadığını? yazmıyor ki göz pınarlarında, yazmıyor benden kaçırdığın, düşünür gibi yaptığın için yere diktiğin gözlerinin asfaltında.


insan nasıl hatırlayabilir ki kendini portresini bile kaybetmişken gözleri? boşken aynalar? kim bilir hangi en güzel kelimelerin toplamısın. ellerinde tuttuğun bulutlardan yaptığın çiçekler ne güzel kokuyor. zaten bana mı getirmiştin?


insan asıl nasıl unutabilir ki kendini? hatırlamak için önce unutmak gerekir demişler. kimler geldi geçti, olmayan yollardan, izler bırakmadan. gelip geçti yalnızca da senden kalan nasıl kaldı bunca zaman? hiçbir zaman hatırlamak istemediğim için unutmadım, seni, kendimi. - eh aynı şey. 


insana yolunu kaybettiren de insandır yolunu bulduran da. 

ben ne kaybettim ne buldum bu yolda.





18 Kasım 2020 Çarşamba

hiç

özlemek kapıdır açamadığın,
anahtarını kırdığın için
bir adım atamamaktır on adım sonrasını biliyorken.

yorulmaktır ve
dinlenmektir kendini kaldırıma atıp.
nefesini kontrol edememektir,
bir gece yarısı,
gözlerinin düştüğü o kaldırımda.

özlemek,
-aklımın son eşiğindeyim, bir sonraki adım uçurum. bana yardım eder misin?
diyememek midir?

nerdesin, nerdeyim, yollarımız keşişir mi
sanmıyorum ama,
bir sonraki adımım uçurum, bana yardım eder misin?

değil

zaman bir rüzgar gibi akıp geçerken, köprülerin altında kalmaktan değil de yıkılmasından korkardım eskiden.
ne zaman düşersem düşeyim kalkacağımı bildiğim zamanlardı onlar, enkazların üzerinden ayaklarım acıyarak yürümekten vazgeçmediğim.
şimdi gözlerini kapatarak hatırlamaya çalışmak mı gerek yoksa yüzleri bulmaya çalışmak mı ellerine dokunarak?

belki de hiçbiri değil.

kadıköy rıhtım ve tanrı

şimdi bilmediklerimi arkama, sormayı unuttuğum soruları yanıma alıp,
geliyorum içinden geçerek geliyorum köprülerin, suların
denizlerin aşmayı unuttuğu o yerden el sallayarak geliyorum, bitenlerle geliyorum.

hani mağduru oynayan kadını izlemiştik ya oyunda onu ben sanmıştım sen saçmalama demiştin
tam da o kadın gibi geliyorum 
gitmelerini gidiş yollarını ezbere bildiğim gözlerimi rahatça kapatabileceğim şehirden eli kanlıların yanına geliyorum kalbi kanlı onların yanına.

şimd, ne dersin ne demezsin bilmiyorum
ta saatin yelkovanından geliyorum, merminin fotoğrafın ortasını delmesi gibi geliyorum. mutlu aile fotoğrafının.
yıkık dökük evlerden geliyorum az önce yangın çıkmış - gördün mü
görmemiş olabilrsn ama ben yaşadım.
yaşadım olabileceklerin en iyisini en kötüsünü .
dün mü yarın mı diye bilemediğim günler oldu uyandığımda parmaklarımın ucu sigara kokmuş sabahlardı aynı zamanda. uyandıktan 2 saat sonra akşam olduğu için ışıkları yaktıgımız günlerdi bunlar.
odadaki dumanı dışarı çıkarmak için kağıyı açtığğımızda içeride üşüşmemiz gibi- eh benim şehrim de soğuk sevgili-
beyhude dedikten sonra gemi demek zorundaymışız gibi yapanların arasında döndüm yüzümü sokaklardan geliyorum,
kim olduğuna gözlerini kapatanların yerinden geliyorum ,

geliyorum işte ne önemi var bunların -

peki ne zaman gelirsin.
gelmem.
nereden gelmezsin?

27 Ağustos 2017 Pazar

her şey mi güzel olacak?

bir hikaye okurum sana uyuyakalmadan evvel:

bir iskele varmış da
yıkılmaya yüz tutmuş yosunlardan
ağır ağır
dalgalar boyu.
hani zaman farklı akmış onun için
dalgalar boyu.
yosunlar gelip giderken zamanını geçiren bi iskeleymiş bu - hikaye bu ya- kesin küçük bi sahil kasabasında yaşıyormuş, isminin sonu -köy ile biten o samimi yerlerin birinde.
yosunlar gibi insanlar da gelip geçermiş o iskeleden. 
şarkıları,
şarapları,
hepsinin farklı bir hikayesi varmış dinlemekle bitmeyen.
en çok da yalnız gelenleri varmış, onların en güçlü olduğunu hatta isterlerse her dalgaya kafa tutabileceklerini düşünürmüş.
ama anlam veremezmiş hep güneş tepedeyken etrafının kalabalık olmasına.
çünkü ona kimse daha önce mevsimleri öğretmemiş, kendi kendine öğrenmek zorunda kalmış, dalgalara dayanmak zorunda olduğunu öğrendiği gibi.
güneşin tepede olduğu o günlerin birinde, küçük bi kız çocuğu gelmiş onu görmeye.
yavaş ama kararlı atmış adımlarını.
onun yaşındaki kızlar iskelenin en ucuna gitmeye hep korkarmış, bu annelerin çocuklarına verdiği nasihatmiş o yıllarda, yaşlı bir iskeleyi kim görmek ister ki?
o yüzden bizim iskele eminmiş kız çocuğunun onunla konuşmaya gelmediğine, cesaretinin bile olmadığına.
ama hikaye bu ya, öyle olmamış.
elbisesi rüzgarla birlikte en kararlı adımları atmış onunla,
boyundan büyük meseleri düşünmüş, şanslıymış ki yakamoz da onunla birlikte düşünmeye gelmiş.
gecenin sonunda yakamozun onun en yakın arkadaşı olacağını bilmeden önce onunla konuşmaya başlamış.
çünkü yetişkinlerin bilmediği bir şeyi biliyormuş o küçük kız: kimse seni dinlemiyorsa bile konuşabilirsin.
o an herkesten özgür olduğunu anlaması için yılların geçmesi gerektiğinin bile farkında değilken,
yakamoz derdine çare bulamayıp deniz fenerini uyandırmış mevsimlik uykusundan.
bir cevabı aramaya gelmiş küçük kız o iskeleye,
belki de bulmaya.
aramakla bulunmayacağını ya da çok istediğinde olmayacağıyla yüzleşmek için boyu çok kısa ayakları da çok küçükmüş ama öğrenmiş işte. 
sınıf arkadaşlarıyla anlaşamamasını da buna bağlıyormuş.
zaten, ben dün yakamozla konuştum, dese ona sıra arkadaşı bile inanmazmış. o yüzden açıklamak gereksizmiş.
o kadar kısık bir seste konuşuyorlarmış ki, deniz fenerine ne anlattığını iskele de yakamoz da duyamıyormuş.
küçük kızın yüz ifadesinden ne konuştuklarını anlamaya çalışırken aslında aralarında farklı bir dilde konuştuklarını görmek akıllarına gelebilecek son şeymiş. 

küçük kız ordaki herkese boyundan büyük bir ders vermiş.
şimdi gözleriyle birlikte yanakları da gülüyormuş. derdi neyse çözmüş, hangi soruya cevap arıyorsa bulmuştu başka bir dilde. 

artık o küçük sahil kasabasında yaşamaya mahkum olmasına gerek yoktu.
ve yüzerek deniz fenerinin yanına gitti.
kimsenin bilmediği o dilde konuşup yıllarını geçirdiler.
deniz feneri bi daha mevsimlik uykuya yatmadı.
küçük kız bi daha ana dilinde konuşmadı.

bitti.


17 Haziran 2017 Cumartesi

-ü güzâf

hayat ne kadar da garip,

diyen kaçıncı kişiyim acaba diye düşünürken, çok katlı güzel manazaralı ama ruhsuz evinin terasından insanlara yukardan bakardı hep. şehrin ışıkları geceyi gündüze karıştırmayı çok iyi biliyor, bizimle resmen alay ediyor diye geçirirdi içinden.


hayat sana kimsin sen?

diye sorarken, sen bunu hayatına karışanlara soramazsın mesela.
kim oldukları da önemli değildir asla, ne hissettirdiğidir sana başını döndüren sabah ayazında.
durup dururken ben nerdeyim diye sordurur sana.
bu sefer hangi çemberdeyim,hangi uçsuz bucakta?
geri dönecek yolu bulabilecek miyim gözlerim kapalı?
ışıklar bana yolumu fısıldayacak mı o ayazda, ne yapmam gerektiğini söyleyebilecek mi?


hayat ne kadar da anlamlı,

diyen kaçıncı kişi olduğu umrunda bile değilken, sokakların dilini anlamak üzere çıktığı bu yolda, elleri bomboş dönmek istemezdi. çünkü sokaklar rehberdi o ışıklı yola çıkan.
hangi dilde olduğu önemli değildi,
öğrenirdi ne var? hangi dil hangi ırk, kabile engel olabilirdi ki?
hiç işte.
endişelenmek gereksiz.


hayat bazen sana kalbinin nerde olduğunu hatırlatmak için,

atıverir kendini gögüs kafesinden.,
sonra senden ilgi bekler, bir nefes bekler.
heves bekler eski günlere dönebilmek için.
bir gülümseme bekler kırışık gözlerin baş rolde olduğu,
umut bekler hiç gelmek istemeyecek olan.
sen de ona dersin ki,
git ve bir daha gelme nedensiz,
çıkma karşıma zamansız adımlarla.



hayat ne kadar da tuhaf,

diyen sekiz milyonuncu kişiyimdir belki de diye düşünürdü kesin bu kadar uykusu gelmese.
aynı terasta sabaha çoktan hoş geldin demiş, küllüğünün o ağır kokusu sabahın mis gibi havasına karışmışken.
tamam ama bu sefer hangi dilde konuşmuşlar?

ancak merak ettiği konular merak etmediklerinden fazla olduğu sürece yaşadığını hissederdi.
sevdiği adamlar yaşama belirtisi dahi göstermiyorken, onlarla bir gelecek hayal edebilecek kadar da küçüktü akıl yaşı.
ne yapalım, okyanusta yüzmeyi kim istemez ki?
hem okyanusta yüzmek için deniz kızı veya deniz atı olmanıza da gerek yoktur.



hayat çoğu zaman yüzleri unutturur sana,

görünce hatırlamazsın ama midene bir şeyler olur. bakıp ben bu insanı nerden tanıyorum diye dakikalarca düşündüğünü hatırla, onun gibi,

nerden tanıyorum?
sonra başını çevirirsin ve söylersin duymak istediğin yalanları ardı ardına.
denizin heybetinden ve sonsuzluğundan güç alır, ona güvenirsin o bilmese de.



ve hayat sana en son der ki,
bazı hikayelerin yazılması önemli değildir,
onu yaşayabilecek cesaretin varsa eğer.