bir hikaye okurum sana uyuyakalmadan evvel:
bir iskele varmış da
yıkılmaya yüz tutmuş yosunlardan
ağır ağır
dalgalar boyu.
hani zaman farklı akmış onun için
dalgalar boyu.
yosunlar gelip giderken zamanını geçiren bi iskeleymiş bu - hikaye bu ya- kesin küçük bi sahil kasabasında yaşıyormuş, isminin sonu -köy ile biten o samimi yerlerin birinde.
yosunlar gibi insanlar da gelip geçermiş o iskeleden.
şarkıları,
şarapları,
hepsinin farklı bir hikayesi varmış dinlemekle bitmeyen.
en çok da yalnız gelenleri varmış, onların en güçlü olduğunu hatta isterlerse her dalgaya kafa tutabileceklerini düşünürmüş.
ama anlam veremezmiş hep güneş tepedeyken etrafının kalabalık olmasına.
çünkü ona kimse daha önce mevsimleri öğretmemiş, kendi kendine öğrenmek zorunda kalmış, dalgalara dayanmak zorunda olduğunu öğrendiği gibi.
güneşin tepede olduğu o günlerin birinde, küçük bi kız çocuğu gelmiş onu görmeye.
yavaş ama kararlı atmış adımlarını.
onun yaşındaki kızlar iskelenin en ucuna gitmeye hep korkarmış, bu annelerin çocuklarına verdiği nasihatmiş o yıllarda, yaşlı bir iskeleyi kim görmek ister ki?
o yüzden bizim iskele eminmiş kız çocuğunun onunla konuşmaya gelmediğine, cesaretinin bile olmadığına.
ama hikaye bu ya, öyle olmamış.
elbisesi rüzgarla birlikte en kararlı adımları atmış onunla,
boyundan büyük meseleri düşünmüş, şanslıymış ki yakamoz da onunla birlikte düşünmeye gelmiş.
gecenin sonunda yakamozun onun en yakın arkadaşı olacağını bilmeden önce onunla konuşmaya başlamış.
çünkü yetişkinlerin bilmediği bir şeyi biliyormuş o küçük kız: kimse seni dinlemiyorsa bile konuşabilirsin.
o an herkesten özgür olduğunu anlaması için yılların geçmesi gerektiğinin bile farkında değilken,
yakamoz derdine çare bulamayıp deniz fenerini uyandırmış mevsimlik uykusundan.
bir cevabı aramaya gelmiş küçük kız o iskeleye,
belki de bulmaya.
aramakla bulunmayacağını ya da çok istediğinde olmayacağıyla yüzleşmek için boyu çok kısa ayakları da çok küçükmüş ama öğrenmiş işte.
sınıf arkadaşlarıyla anlaşamamasını da buna bağlıyormuş.
zaten, ben dün yakamozla konuştum, dese ona sıra arkadaşı bile inanmazmış. o yüzden açıklamak gereksizmiş.
o kadar kısık bir seste konuşuyorlarmış ki, deniz fenerine ne anlattığını iskele de yakamoz da duyamıyormuş.
küçük kızın yüz ifadesinden ne konuştuklarını anlamaya çalışırken aslında aralarında farklı bir dilde konuştuklarını görmek akıllarına gelebilecek son şeymiş.
küçük kız ordaki herkese boyundan büyük bir ders vermiş.
şimdi gözleriyle birlikte yanakları da gülüyormuş. derdi neyse çözmüş, hangi soruya cevap arıyorsa bulmuştu başka bir dilde.
artık o küçük sahil kasabasında yaşamaya mahkum olmasına gerek yoktu.
ve yüzerek deniz fenerinin yanına gitti.
kimsenin bilmediği o dilde konuşup yıllarını geçirdiler.
deniz feneri bi daha mevsimlik uykuya yatmadı.
küçük kız bi daha ana dilinde konuşmadı.
bitti.
playlist
27 Ağustos 2017 Pazar
17 Haziran 2017 Cumartesi
-ü güzâf
hayat ne kadar da garip,
diyen kaçıncı kişiyim acaba diye düşünürken, çok katlı güzel manazaralı ama ruhsuz evinin terasından insanlara yukardan bakardı hep. şehrin ışıkları geceyi gündüze karıştırmayı çok iyi biliyor, bizimle resmen alay ediyor diye geçirirdi içinden.
hayat sana kimsin sen?
diye sorarken, sen bunu hayatına karışanlara soramazsın mesela.
kim oldukları da önemli değildir asla, ne hissettirdiğidir sana başını döndüren sabah ayazında.
durup dururken ben nerdeyim diye sordurur sana.
bu sefer hangi çemberdeyim,hangi uçsuz bucakta?
geri dönecek yolu bulabilecek miyim gözlerim kapalı?
ışıklar bana yolumu fısıldayacak mı o ayazda, ne yapmam gerektiğini söyleyebilecek mi?
hayat ne kadar da anlamlı,
diyen kaçıncı kişi olduğu umrunda bile değilken, sokakların dilini anlamak üzere çıktığı bu yolda, elleri bomboş dönmek istemezdi. çünkü sokaklar rehberdi o ışıklı yola çıkan.
hangi dilde olduğu önemli değildi,
öğrenirdi ne var? hangi dil hangi ırk, kabile engel olabilirdi ki?
hiç işte.
endişelenmek gereksiz.
hayat bazen sana kalbinin nerde olduğunu hatırlatmak için,
atıverir kendini gögüs kafesinden.,
sonra senden ilgi bekler, bir nefes bekler.
heves bekler eski günlere dönebilmek için.
bir gülümseme bekler kırışık gözlerin baş rolde olduğu,
umut bekler hiç gelmek istemeyecek olan.
sen de ona dersin ki,
git ve bir daha gelme nedensiz,
çıkma karşıma zamansız adımlarla.
hayat ne kadar da tuhaf,
diyen sekiz milyonuncu kişiyimdir belki de diye düşünürdü kesin bu kadar uykusu gelmese.
aynı terasta sabaha çoktan hoş geldin demiş, küllüğünün o ağır kokusu sabahın mis gibi havasına karışmışken.
tamam ama bu sefer hangi dilde konuşmuşlar?
ancak merak ettiği konular merak etmediklerinden fazla olduğu sürece yaşadığını hissederdi.
sevdiği adamlar yaşama belirtisi dahi göstermiyorken, onlarla bir gelecek hayal edebilecek kadar da küçüktü akıl yaşı.
ne yapalım, okyanusta yüzmeyi kim istemez ki?
hem okyanusta yüzmek için deniz kızı veya deniz atı olmanıza da gerek yoktur.
hayat çoğu zaman yüzleri unutturur sana,
görünce hatırlamazsın ama midene bir şeyler olur. bakıp ben bu insanı nerden tanıyorum diye dakikalarca düşündüğünü hatırla, onun gibi,
nerden tanıyorum?
sonra başını çevirirsin ve söylersin duymak istediğin yalanları ardı ardına.
denizin heybetinden ve sonsuzluğundan güç alır, ona güvenirsin o bilmese de.
ve hayat sana en son der ki,
bazı hikayelerin yazılması önemli değildir,
onu yaşayabilecek cesaretin varsa eğer.
diyen kaçıncı kişiyim acaba diye düşünürken, çok katlı güzel manazaralı ama ruhsuz evinin terasından insanlara yukardan bakardı hep. şehrin ışıkları geceyi gündüze karıştırmayı çok iyi biliyor, bizimle resmen alay ediyor diye geçirirdi içinden.
hayat sana kimsin sen?
diye sorarken, sen bunu hayatına karışanlara soramazsın mesela.
kim oldukları da önemli değildir asla, ne hissettirdiğidir sana başını döndüren sabah ayazında.
durup dururken ben nerdeyim diye sordurur sana.
bu sefer hangi çemberdeyim,hangi uçsuz bucakta?
geri dönecek yolu bulabilecek miyim gözlerim kapalı?
ışıklar bana yolumu fısıldayacak mı o ayazda, ne yapmam gerektiğini söyleyebilecek mi?
hayat ne kadar da anlamlı,
diyen kaçıncı kişi olduğu umrunda bile değilken, sokakların dilini anlamak üzere çıktığı bu yolda, elleri bomboş dönmek istemezdi. çünkü sokaklar rehberdi o ışıklı yola çıkan.
hangi dilde olduğu önemli değildi,
öğrenirdi ne var? hangi dil hangi ırk, kabile engel olabilirdi ki?
hiç işte.
endişelenmek gereksiz.
hayat bazen sana kalbinin nerde olduğunu hatırlatmak için,
atıverir kendini gögüs kafesinden.,
sonra senden ilgi bekler, bir nefes bekler.
heves bekler eski günlere dönebilmek için.
bir gülümseme bekler kırışık gözlerin baş rolde olduğu,
umut bekler hiç gelmek istemeyecek olan.
sen de ona dersin ki,
git ve bir daha gelme nedensiz,
çıkma karşıma zamansız adımlarla.
hayat ne kadar da tuhaf,
diyen sekiz milyonuncu kişiyimdir belki de diye düşünürdü kesin bu kadar uykusu gelmese.
aynı terasta sabaha çoktan hoş geldin demiş, küllüğünün o ağır kokusu sabahın mis gibi havasına karışmışken.
tamam ama bu sefer hangi dilde konuşmuşlar?
ancak merak ettiği konular merak etmediklerinden fazla olduğu sürece yaşadığını hissederdi.
sevdiği adamlar yaşama belirtisi dahi göstermiyorken, onlarla bir gelecek hayal edebilecek kadar da küçüktü akıl yaşı.
ne yapalım, okyanusta yüzmeyi kim istemez ki?
hem okyanusta yüzmek için deniz kızı veya deniz atı olmanıza da gerek yoktur.
hayat çoğu zaman yüzleri unutturur sana,
görünce hatırlamazsın ama midene bir şeyler olur. bakıp ben bu insanı nerden tanıyorum diye dakikalarca düşündüğünü hatırla, onun gibi,
nerden tanıyorum?
sonra başını çevirirsin ve söylersin duymak istediğin yalanları ardı ardına.
denizin heybetinden ve sonsuzluğundan güç alır, ona güvenirsin o bilmese de.
ve hayat sana en son der ki,
bazı hikayelerin yazılması önemli değildir,
onu yaşayabilecek cesaretin varsa eğer.
24 Nisan 2017 Pazartesi
gündüz, gece için yazmış
Kendi sesimi duymaya başladığımdan beri konuşmuyorum.
Konuşmadıkça anlamıyorum anlamadıkça yorulmuyordum olan bitenden. Etrafım bir film sahnesi gibi yapay kulaklarda bir uğultu oluyor uyumadan önce dinlemen gereken. Aslında söylemek istediklerini söylemiyorsun da susman gerekeni söylüyorsun yersizce.
Şimdi ne olacak
diye düşünmek yerine anı yaşamadığın için pişman oluyorsun
saatini geri alınca zamanı geri alacağını düşündüğün gibi.
Ama senin saatin o, dilini biliyorsun, yamalı laflar etmek yerine doğruyu söylüyor sana her seferinde. Sabahın sekizinde çalıyor mesela yapman gerekenleri hatırlatırken yapmadıklarını unutmaya çalıştırır gibi.
Yabancı olmak nedir bilir misin diye sormuştum bir keresinde, muhtemelen kendime, sanırım hala bilmiyorum kendi halimde derdime yanarken. Sokaklar benimle alay eder gibi konuşurken bilmiyorum hangi dildeler.
Sonra bir bakmışım, sağa mı döneceğim sola mı diye düşünürken kaybolmuşum.
Konuşmadıkça anlamıyorum anlamadıkça yorulmuyordum olan bitenden. Etrafım bir film sahnesi gibi yapay kulaklarda bir uğultu oluyor uyumadan önce dinlemen gereken. Aslında söylemek istediklerini söylemiyorsun da susman gerekeni söylüyorsun yersizce.
Şimdi ne olacak
diye düşünmek yerine anı yaşamadığın için pişman oluyorsun
saatini geri alınca zamanı geri alacağını düşündüğün gibi.
Ama senin saatin o, dilini biliyorsun, yamalı laflar etmek yerine doğruyu söylüyor sana her seferinde. Sabahın sekizinde çalıyor mesela yapman gerekenleri hatırlatırken yapmadıklarını unutmaya çalıştırır gibi.
Yabancı olmak nedir bilir misin diye sormuştum bir keresinde, muhtemelen kendime, sanırım hala bilmiyorum kendi halimde derdime yanarken. Sokaklar benimle alay eder gibi konuşurken bilmiyorum hangi dildeler.
Sonra bir bakmışım, sağa mı döneceğim sola mı diye düşünürken kaybolmuşum.
23 Ocak 2017 Pazartesi
laf
yanlışlıkla açılan kapıların ardında kilitli kaldığında anlarsın nelerden vazgeçtiğini.
bilmeyi, görmeyi ,en çok da hissetmeyi istemediğin zamanlarda gidersin oraya.
ama sonra bi' bakarsın kilitli kalmışsın.
gitmekten korktuğun için gözünü kapatmışsın ve açtığında kendini orada bulmuşsun nedensiz.
size güzel şeyler söyleyemeyeceğim üzgünüm. üzgünüm sizi kandıramadığım için kendimi kandırdığım gibi. olması gerekenlerin olması gereken şeyler olduğuna kimsenin karar vermek zorunda olmadığı gibi.
sadece başını geriye çevirirsin, zaman geriye akmaya başlar, önce yüzlerini görürsün, sonra ses tonları birbirine karışarak gelir konuşmaya başlarlar ezbere bildiğin tonlarla. sonra bir koku duyarsın, başını döndürmeye yeter. seni oraya ait hissettiren tek şeyin o koku olduğunu yalnızca başını geriye çevirince anlarsın,
çok geç olduğunu da.
bir eski deli
kırıp dökmek yerine parçaları birleştirmeyi düşünüyorsun da bi' türlü olmuyor. üzülmeyeceğime verdiğim söz gibi,
olmuyor.
sokağa arkanı dönerek oturmak gerekiyor görmemek için,
aynı duvara bakmış olmak gerekiyor aynı şeye üzülmek için.
zamanlarımın birindeki anlarımdan sadece biriydin diyebilmek ya da küllüğümdeki sigaraydın karşımdaki sandalye boşken.
neredeydin diye hesap soramamak belki sokağın bi' başına bi' sonuna doğru yürürken ,gözleri yollardayken tek bir gülümsemenin ortalığı maviye boyamaya yettiğini bilmemek kadar kötüdür benim takvimimde.
uzak diyarlardan geliyorsun kimsin nesin sorularıyla birlikte. önemsiz soruları şimdi geçelim bana nasıl inanmazsın der gibi gülüyorsun.
aynı ateşe elini sokmanın doğru olduğundan bahsediyorsun.
-zaten farklı düşünen kim.-
senelerim geçti hatta yıllarım diyorsun. kelimelerin manasızlığından dem vuruyorken.
sanki yıl kelimesinden daha uzun bir zaman dilimini ifade ediyormuş gibi senelerim diyorsun. bir adım atarsan düşeceksin bir sene geriye, bilmek istemiyorsun.
gerçekleri göreceğini bildiğin için kendini aynada görmek bile istemiyorsun, tahammül edemeyeceğini bildiğin için konuşamıyorsun kendinle başbaşa kaldığında. savaştan çıktığını anlamasınlar diye bütün çaban ve biliyorum diye aramızda seneler oluşu.
bilmenin erdem olmadığı zamanlardan geçiyoruz. şimdi yazıyorum, nerede olursanız olun duyun diye.
şarabın bile ısıtmaya yetmediği kış ayından,
ağustosun en serin günlerine özlemlerimle.
bitti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)