playlist
19 Ekim 2013 Cumartesi
blues
heceler kelimelere sığmıyor çoğu zaman.şarkılar tükendiğinde ölecekmişiz gibi hissediyoruz.bakmak ve görmek arasındaki farka dem vuruyoruz ardından. ya öyle ya böyle gidiveriyorlar bir egelinin şivesini unutması gibi. sen de kendi başına çok mutsuzsun diyor şarkı da birlikte mutsuz olmayı hiç bir şarkı söylemiyor. ama diyor ki şiir 'yarayla alay eder yaralanmamış olan'. hem de bunu egeli şivesiyle söylüyor utanmadan. geceleri görmekten korkmadığın kabuslar oluyor saçlarını sol eliyle karıştırması. görmek bi yana dursun bakmak bile istemiyorsun. sözlerini benim yazdığım ama hiç kimsenin çalmadığı bir beste oluveriyoruz. klibini bile çekiyorum aklımda sana anlatmıyorum ama. renkli balonlar,düşen yapraklar ve hoş geldin cümlesi süslüyor kareleri. aklımdan silinen kareleri. ''ama bu şarkı bitti,bitmesin'' demişti,çok soğuktu evim. sanki şarkı bitmese hiç üşümeyecektik. yüzleşmeyecektik. kapıyı çekip çıkmayacaktım. uyuyakalmayacaktın ışık yılı kadar uzakta.
şimdiyse bir terazinin kendi başına oluşturabildiği bir dengede bile değil hayatlarımız. sen bir şeylere gülüyorsun orda bi yerde. ben muhtemelen bir deniz kıyısında buluyorum kendimi kollarımı kavuşturmuş sigara içmeye bile mecalim yok rüzgarı sadece yüzümde hissediyorum. midem bulanıyor ışık yılı uzaklıklardan sana gelmeye çalışırken. kimseden yardım istemedim zaten bana bir şey olmazdı ki. bir zaman makinesi icat ettim o yüzden kendi başıma. bunu da sana anlatmadım. yanı başına gelince görecektin nasıl olsa. belki nasıl güldüğünü bile unutmuşumdur belki aslında çirkin bile gülüyorsundur onlara göre. sadece nasıl güldüğüne bakmaya geldim.
belki uzaktayken yakın gelir,yakındayken uzak der ve giderim yine.
yok yok demem.korkma.uyan. ben de gülüyorum.
18 Eylül 2013 Çarşamba
fall in.. what?
önce küllüğe baktı.
bunun için başını birazcık sola çevirebilmesi ve sayı saymayı biliyor olması yeterliydi.
gördüğü sayı yediydi. ikişer ikişer sayma yeteneğine sahipti. ama sonuç yedi .
her neyse.
mutlaka yedinci sigarasından sonra dinlemesi gereken şarkıları vardı.
dinledi.
duyabildiği tek ses buzdolabının motor sesiydi.
durdu.
' bu sessizlik iyi değil ve bu sessizlik çok iyi ' diye düşündü.
yıllardır böyle çelişkilerle yaşıyordu nasıl olsa.
bugün pollyana olmaya kısa bir ara vermişti. haber spikerinin dediği gibi ' şimdi kısa bir ara,birazdan tekrar birlikte olacağız. '
ama tekrar birlikte olmayacaklardı. evine döndüğünde kendini bulabileceği hakkında şüpheleri vardı. böyle zamanlarda yatağın altına mı saklanırdı,elbise dolabının içine mi?
ama o gün,yedinci sigaradan sonra dinlediği şarkıya saklanmaya karar verdi.
çünkü böyle zamanlarda saklanmak,kaçmaktan daha kolaydır.
saklandığı şarkının nakaratına bağdaş kurup oturmuştu. -olacak iş değil-
şarkı bitince çıkacaktı nasıl olsa.
kulağına çalınan şeyden çok,ortalık yine aynı sessizliğe büründüğünde nereye saklanabileceğini düşünüyordu.
çünkü böyle zamanlarda insanlardan kaçmak,çığlık atmaktan daha zordur.
küçükken,suratına bir şey fırlatıldığında,gözlerini kapatırsa,fırlatılan nesnenin başının sağından solundan teğet geçip,ona zarar vermeyeceğini düşünürdü. ilk bir kaç denemesinde şanslıydı. ama gözlerini sıkı sıkı kapatmasına rağmen komşu çocuğunun kaşına beş dikiş atılmasına sebep olmasına çok üzüldü. aptallığını sevdi.
yine aynı şeyi yapsa olacaktı belki.
belki birazcık daha sıkı kapatabilse gözlerini.. yaşamamaya karar vermek bu yüzden zor olmamıştı. yapabilirdi.
ve saklandığı şarkıdan çıkıp ölmeyi planladı.
olmadı. şarkı bitmeden içinden çıkamadığı için hayatta kaldığı her an aynı şarkıyı duyma gibi bir cezayla karşı karşıyaydı. -delirmek için en ucuz yöntem- sevdi.
ölmekten vazgeçti.
ama öldürmekten değil.
27 Haziran 2013 Perşembe
bal kavanozu
Maviyi çok severlerdi,mavi bir masa örtüsünün onları bir araya getirmesinden doğal ne olabilirdi ki?Benzerliklerin insanları bir araya getirdiği bu dünyada,yazısı kötü olan bir adamla,yazısı çok güzel bir kadının birlikte olması onlar için büyük çelişkiydi .Zamanla adamın yazısı düzelir dedi kadın,yoksa el yazımı mı bozuyorum diye düşünürken.
O gece, ay da onlara katılmıştı.Kelimelerin ne kadar önemli olduğunu konuşurken,ayın kayboluşu kadını biraz yıpratmıştı.Farkındalığın çok yüksek diyordu kadına.Arada iyi bir şeyler söylemeyi kendine görev edinmiş gibiydi.İyi şeyler söyleyip,iyi bir insan olmadığını savunmuştu hep.O gece de savunduğu farklı bir şey değildi.Benzerliklerin ilişkiler mahfettiği dünyamızda,benziyoruz diye seviniyordu kadın. - '' hem benim el yazım da o kadar güzel değil.''
Biz yeteriz,biz yeterliyiz diyordu.Kesin yargılara varmanın ne kadar yanlış olduğunu savunduktan 10 dakika sonra.Çelişkilerin insanları mahfettiği bu dünyada,kadın,çok mahfolmuştu. Zor olmuştu.
Olmanın varlığı ve hiçliği üzerine hiç konuşmamışlardı.Konuşacakları da meçhuldü.Tekabül kelimesini sevebilirdi adam,zaten kelimeleri sevmez miydi?O yüzden kadın hep öyle konuşuyordu.Amaç uğruna çirkinleşiyordu.
İnsan ne istediğini bilmeli derdi kadın,fakat nerde, ne zaman,kiminle sorularına hiç bir zaman cevap veremedi.Adamın sorularına cevap verememekten korkuyordu.İlerde,daha ilerde.Sonsuzluğa yakın bir zaman diliminde.Paylaşmayı seven bu adam,paylaşamamaktan korkuyordu,orda,sonsuzluğa yakın yerde.
İkimizi bir fanusa kapatsınlar diye düşünüyordu kadın.Doğaüstü güçlerimiz olsun diyordu kadın,çocukken yaşadığı utanç verici bir hikayeyi anlatırken,
adam gülerken,
kadın sevmeye başlamışken.
Önemli olan mutlu anlardır diyecekti adam muhtemelen,mutlu bir ömürdense.Kadın muhakkak onaylayacaktı bu düşünceyi,sakallarını okşarken.
Belki çok üzülecekti kadın,
muhtemelen çok üzülecekti,
yüksek ihtimal çok üzülecekti.
Adam zekiydi,niye böyle yapıyordu ki yani?Zeki adamlar böyle yapmazlardı ki.
Aralarındaki gizli antlaşmaya göre,film boyunca sigara içmek yasaktı.Film sonrasında içilen sigara sol elle içilmeli ve yaklaşık 4 dakika sürmeliydi.
Ve onların filmi de böyle başlamıştı.
Hem,
el yazım güzel olsa,
ne fark eder ki?
10 Haziran 2013 Pazartesi
sihirli güçler diye bi' şey var
mutlu bir hayatı mı tercih edersin yoksa mutlu anları mı? diye sorsalar muhtemelen mutlu anları tercih ederim diyecekti.
hava soğuk bile olsa gökyüzündeki güneşi görmeyi iyi bilirdi.
buna rağmen hayatını düzene sokmayı bir türlü beceremezdi. çünkü ne zaman konuşmaya başlasa hep aynı hikayeyi anlatırdı.
insanlar onun için araçtı o yüzden kim kaçıncı kez dinliyor umurunda olmadan anlatırdı.
zaten o'nun için, dokunduğu zaman hissedebildiği şeylerden fazlası değildi insanlar,olamazdı da.
şişenin dibinde kalan bira,sigarasını söndürmeye hep yetti.
birbirini tamamlayan eylemler yapıp,sonuçlarına katlanmaya da razı olmazdı.
fanusunda yaşarken,hatta fanusunun içinde kendisinin dışında bir de okyanus yaratmışken,okyanusun keyfini çıkarmayı hep erteledi.
dinlemek istemezken dinlemedi. görmek istemezken zaten görmedi. 'bu kadar basitti'
başka bir sabaha uyanmaktansa başka bir sabaha düşmeyi kabullenenlerdendi ya da gölgelerimizin bize ne kadar benzediği konusunu tartışmak isteyenlerden.
tanımanın dokunmak olmadığını kabullenmiş insanların arasından gelmişti. ve giderken, geldiği yerde gökyüzünün daha güzel olduğunu fısıldadı kulağıma,
fısıldadı ama herkes duydu.
bi' de unutmadan,her şey unutuluyor, hız yapan arabanın camından burnunu çıkardığında.
4 Mayıs 2013 Cumartesi
'denize kıyısı olmayan insanları hiç sevemedim'
kim demiş alkol baş döndürür diye? sen dönmesini istersen döner dünya.
istersen bir boğanın boynuzunda da dönebilir,okyanusun ortasında da.
hepimiz çok özeliz evet.
dünyanın umrunda değil senin mutlu veya mutsuz olman.
o yüzden hiç bir zaman özel değilsin. ki zaten ipin üzerinde seyretmek insanların menfaatinedir.
ve yine o yüzden kimse birbirine bakarak tanrısını bulamaz.
ben bulmuş olsam bile.
7 Nisan 2013 Pazar
deneysel
şimdi sinirlenmemek elde değildi işte.
rehin alındığı yetmezmiş gibi,keskin gözüken bi bıçakla kesilmekle tehdit ediliyordu.
aslında olabilirdi. insan kanının sıcak olduğuna dair bir izlenimi vardı. sıcağı severdi. neden olmasın ki? sonra tekrar düşündü,izlediği filmlerden yola çıkararak kanın kırmızı renkte olduğunu hatırladı.bu sefer de olmazdı. kırmızı görmekten en rahatsız olduğu renkti. böyle bir ikilemde hangisini seçebilirdi ki?
sevdiği sevmediği, bildiğin bilmediği şeyleri bi kenara bırakması lazımdı hayatta kalmak için. biraz dikkat etse bıçağın üzerinde kendi gözlerini görebilirdi. olabilecekler bu kadar yakınken, bu sefer sıcak kelimesinin manasını değiştirdi.
sıcak olan bıçağın yakınlığıydı ve kesinlikle kanla ilgili bir durum değildi.
düşünceler sanki basamak basamak geliyordu çünkü birden gelseler bu onu çok yoracaktı ve bir insan yorgunluktan da ölebilirdi bıçak kesiğiyle ölebildiği gibi.
küçükken tırnaklarını yiyen bir çocuk nasıl bu hale gelebilmişti peki?yıllardır tırnaklarına bakmadığını fark etti, ne kadar ihmal ettiğini belki de son kez görecekti. kaldığı yerden başlayabilse,
olmadı.
ve olmayacaktı.
4 Nisan 2013 Perşembe
acts of man
kendine bir akvaryum satın alıp bütün ömrünü onun içinde sürdürebileceğine inanan biriyle tanışmıştım günlerimin birinde. ruhsuzdu. bir o kadar da halsizdi. görseniz sanki toplu taşıma araçlarını kullanmamış da kilometrelerce uzak evinden koşarak gelmişti evime. ayakkabılarını çıkarmaya bile hali yoktu. ayakkabılarını çıkarırken,evin içinde ayakkabıyla gezilen amerikan filmlerini hayal ederdi hep. ona ilk kez baktığımda bu hayalini o an anlayabilmiş olmama biraz bozulmuştu. ' hoş geldiniz' dedim olağan ses tonumu korumaya çalışarak.
içimdense 'sen hoş geldin.'
bakalım neler olacaktı.
evimdeki eksilmeyen kalabalıkla benden önce tanışmıştı ve bu beni biraz sinirlendirmişti. boş bulduğu koltuğa kendini attığı anda göz göze geldik ve bu kendi evimde kendimi yabancı hissettirmeye yetmişti.
ve bir kez daha gözlerimi yüzüne değdirmekten korktum. ve bu korkunun bir hiç olacağını zamanlar sonra anlayacaktım. bir şeyler söylendi kahkahayla karışık. sebep sonuç ilişkisi kurabileceğiniz anlar yaşandı.
vesaire vesaire.
sonrasını pek hatırlamıyorum açıkçası.
önce ayakkabısı silindi hafızamdan,sonra silüeti,sonra bir daha evime gelen kimseye hoş geldin dememeye karar verdim. koşmayı severken,nefret ettim yürümekten. kimsenin hayallerini tahmin etmeye çalışmadım.
vesaire vesaire.
12 Mart 2013 Salı
disko
birbirimizi duymamaya söz vermiştik.
ara sıra dinlemek ,ara sıra düşünmekten iyidir.
ne batarsın ne batmazsın. suyun tam ortasındandır ve orada müziğin sesi her zaman çok uzaktan gelir.
-- jimmy,senin sesinde mi, uzakta şimdi?ama sesine uzak olmak sana olmak değil midir?lütfen artık eve gel.
cümlesi sahnedeki başrolün ilk repliği olup sahnenin ortasına düşebilir. evet tam oraya. sahnenin bakmaktan korktuğun tek köşesine.
çünkü üzerinde acil çıkış olan herhangi bir kapı uçuruma açılıyor olabilir.
seninse şimdiki görevin o kapıyı bulup, o ve ya bu şekilde günah çıkarmaya çalışmak.
çünkü o zaman aslında bunu sadece bi tebessümle yapabildiğin günlerin sonuncusunu yaşadığını fark edeceksin. bunu fark etmek de uzun sürmeyecek ve hiç zor olmayacak emin ol. başını kaldırman kafi.
yağmurlu bir günde gecenin bir yarısı yerinden çıkmış bi arnavut kaldırımına basıp üzerine su sıçradığında sinirlendiğin sadece üzerinin kirlenmesi olmayacak . güvenip,güvenini boşa çıkaran insanlar aklına gelen ilk şey olabilir mesela.
gel de karşı çıkma.
a hayır vazgeçtim.
gelme.
hatırladım da gereksiz.
11 Şubat 2013 Pazartesi
güneşe gitmeyelim,sıcak olur
-ben evet dedim,sen hayır.
farklı cevaplar versek de,cevapların sonuçlarının aynı olduğundan emindik. o yüzden ağzımızdan çıkan kelimelerin birbirinin zıttı olmasını önemsemedik.
-ben yaz gelince mutlu olurum,sen kış.
farklı mevsimleri sevdiğimizi iddia etsek bile, mevsimlerin bize hissettirdiği aynı olacağından,yılın birbirine en uzak aylarının bulunduğu mevsimleri seçmemiz önemli bir mesele değildi.nasıl olsa,o farklı iki mevsim aynı şekilde mutlu edecekti bizi. o yüzden hiç zorlanmadık kış erkeği ve yaz kadını rollerini oynarken.
-ben git dedim,sen kal.
'o' an için farklı tepkilerdi bunlar ve farklı tepkiler gelmesinden korkmadığımızdan söylemiştik bunları.
bazen,sana bir soru yöneltildiğinde,karşındakini o soruya yönelten nedenin,kendi kafandaki neden olduğunu düşünmek istersin. belki bu yüzden farklı cevaplar verecektik. ama hiç bir şey fark etmeyecekti.
hem,üç harfli kelimeler,birbirinden ne kadar farklı sonuçlar yaşatabilir ki?
-sen 'ben deliyim' dedin,ben hep 'akıllıyım'.
toplumdaki bakışlar içinde bulunduğumuz sıfatlara farklı bakıyordu. anlatılmak istenen aynı olsa dahi,hep farklı cümleler kurmak zorundaydı insanlar. bu cümleler değil miydi zaten karmaşayı yaratan? ama yine ne önemi vardı ki? sen deli olduğundan kesinlikle emindin,ben akıllı olduğumdan.
-sen 'el yazım çok kötü' derdin,ben 'çok güzel'
yine zor olanı yapıyordun. hangi dilde yazarsan yaz,el yazısı her zaman daha zordur. buna rağmen zorlanmadığını inandırmaya çalışırken,bir türlü güzel yazamadığından yakınır,bu yüzden yazmıyorum,yazamıyorum derdin. yani sorunun çözümüne gitmeyi tercih etmeyip,sorunu kökten halletmenin peşindeydin. bu bile değersizdi.
nasıl olsa yazıyorduk,boş kağıttta şekiller oluşuyordu ve bunları birileri okuyordu,biliyorduk.
-ben gece yarılarına kadar sokakta oynayan çocuk,sen biraz terleyince hasta olmaktan korkup evine giden çocuk.
ben bu sayede bir sürü arkadaş edinmiş ve bir o kadar da çocukluk anısı biriktirmiş olabilirim.
ama ne önemi vardı? aynı mahallenin çocukları değil miydik?
velhasılkelam,bunun gibi şeyler olabiliyor.
bir de unutmadan,üç beş gün sonra aynı insan olup olmayacağınızdan bihaberseniz eğer, kurduğum cümlelerin gereksiz olduğunu anlatan bir makale okuyun ve aklınızdan geçen her şeyi unutun.
31 Ocak 2013 Perşembe
günlerden perşembeydi
nerde olduğun önemli değildir,sonbaharda değilsen eğer.
yağmur da önemli değildir,bir şemsiyen varsa ve yanında şemsiyeni tutan biri yoksa.
ne hissettiğin de önemli değildir,hissettiğin seni mutlu etmiyorsa.
kaç tane içtiğin de önemli değildir,içtiğin rakı değilse.
kim olduğun veya nasıl biri olduğunu ne kadar iyi anlatabilmen hiç önemli değildir,karşındaki henüz 'biri' olamamışsa.
boya fırçalarına sahip olman seni renkli yapmaz,renklerin karışmışsa birbirine.
bunların hiç biri önemli değildir aslında, haftanın hangi günü olduğuyla ilgilenmiyorsan eğer.
24 Ocak 2013 Perşembe
yine çoktular ama hiç yoktular
tarihle arası iyi olmayanların kasabasından geliyorum. takvime her baktığında şaşıran insanların bulunduğu bir kasaba bu sefer. söylenenlerin duymak istendiği şekilde duyulduğu,söylenenlerin aslında hiç duyulmak istenmediği o kasabadan bahsediyorum.
bu kasabada karalamayı sevmeyen,karaladığında sayfada oluşan karaltıya değil,yazdığına pişman olan insanlar yaşıyor diyebilirim.
uyuma demenin kolay iyi geceler demenin zor olduğu takvimin o son gününde,sadece yaşananlar veya yaşanılamayanlar sorgulanacaktı. kasaba ahalisi toplanmıştı fakat yanlızca iki kişi tartışıyordu.
kasaba halkı şaşkındı.çünkü konuşanların ikisi de çok haklıydı.imkansız gibi gözükse de,karar verilmesi çok zordu.kalabalığın şaşkınlığı da tam bu yüzdendi. ikisinden birinin konuşmadan sağ çıkacağını düşünmeden,heyecanla izliyorlardı.
nitekim öyle de oldu. artık yaşamıyorlardı. sadece sebepleri farklıydı.
sonra birden mevsimler değişti.
kalabalık yok olalı iki mevsim geçmişti bile.
geriye kalan sadece mevsimlere rağmen birbirlerini diriltmeyi başaran o iki insandı.
house of the rising sun
çoğu zaman bir yüzde ararsın sorularının cevaplarını.
cevaplandıklarının farkına bile varmazsın bazen.
o istedi bu istedi diye değil kendin istediğin için seversin çoğu şeyi,hem de çoğu zaman.
zamanlarının çoğaldığını hissedersin saatler geçtikçe,geçmeyecek gibi görünen zaman,seyrinde ilerlerken,bir şey dilememekten dolayı muhteşem bir huzur içindesindir. klişeler çok net olsa da,bazen klişe olmayan şeylerin de net olabiliceğini görmek hoşuna gider ve verebileceğin en güzel hediyenin tebessüm olduğunu bilirsin.
ve bir hiç kimse olarak söylüyorum ki,bu herkes için yeterlidir.
cevaplandıklarının farkına bile varmazsın bazen.
o istedi bu istedi diye değil kendin istediğin için seversin çoğu şeyi,hem de çoğu zaman.
zamanlarının çoğaldığını hissedersin saatler geçtikçe,geçmeyecek gibi görünen zaman,seyrinde ilerlerken,bir şey dilememekten dolayı muhteşem bir huzur içindesindir. klişeler çok net olsa da,bazen klişe olmayan şeylerin de net olabiliceğini görmek hoşuna gider ve verebileceğin en güzel hediyenin tebessüm olduğunu bilirsin.
ve bir hiç kimse olarak söylüyorum ki,bu herkes için yeterlidir.
siyahla beyazın arası gri değildir
sen kavşağın ortasında kalakalmışken,trafik akıp gidiyorsa ve sen buna müdahele edemiyorsan,tek yapman gereken herkes için hiç kimseye dönüşmek olmalıdır.
hiç kimse kadar içi boş,hiç kimse kadar anlamlandırılma telaşında.
22 Ocak 2013 Salı
*
bazı insanlar sadece vitrinde dururlar.
onlara sahip olmak,onları görmek,varlıklarını bilmek bizi inanılmaz mutlu eder.
dokunmaya kıyamayız,
ve bu böyle devam eder.
19 Ocak 2013 Cumartesi
saçmalamayın böyle bir anım yok
uyumak,hatırlamaktır dedi içinden.
uykuyu sevmemesine sebep olarak hep bu cümleyi kurmuştu insanlara. açıklaması gerken bir şeylerinin olmasından oldukça rahatsızken,karşısında onu tamamen anlayabileceğini bildiği birini hayal etmekten de zevk alırdı.bu belki çelişkiydi,belki olması gereken.
ama çoğu zaman da olması gerekenleri yaşamaktan nefret ettiğinde,bir fincan kahve gülümsemesine yetebilirdi.belki de asıl çelişki buydu.
paylaşmaya kıyamadığı,aklına gelince sadece kendisinin gülmek istediği ve bazen sarhoşken ağzından kaçırabildiği çocukluk anıları vardı.
çocukken okuduğu,ismini bile hatırlamadığı o hikayede,sadece yazarın anılarından bahsettiğini hatırlıyordu.
bu çok saçmaydı.anılar bir insana yükten fazlası olabilir miydi?
hikayeyi bitirip,sokağa çıktığında,rüzgarın bir kağıt parçasını havalandırmasına mucize gözüyle bakarken, ---büyüdüğümde bir gün babamın dükkanında anılarımı satacağım! diye düşündü.
en güzel anılarını,en pahalıdan satmak üzere raflarına yerleştirmişti kafasında. kötü anılarını da çingene çocuklarına verecekti. çünkü o çocuklarla oyun oynanmıyordu.
böylelikle tanıdığı tanımadığı insanların hayatlarına karışabilecekti. evet bunun gizemi bir başkaydı.
ve bu sekiz yaşında bir çocuğun düşünmesi gereken son şeydi.
17 Ocak 2013 Perşembe
mevsim ne olursa olsun bütün sabahlar güzeldir ve bir tebessüm
unuttursa bile sana bildiğin bütün yolları elinde harita yoksa bile kaybolmazsın.
sadece,uyumak üzereyken düşünebileceğim bir şeye sahibim ve bu yeterli diye düşünürsün.
işte bu yüzden artık bütün sabahlar güzeldir.
16 Ocak 2013 Çarşamba
gün bitmesin diye uyumamakta gizli her şey bazen gökyüzünün rengi bile
değişebilir.
çikolatadan yapılmış ayıcığın mutlu ettiği insanlarla vakit geçirmek sana unutturabilir küllükte yanan sigarayı ve hatırladığında da hissettiğin sadece kaybolduğunda farkında vardığın o tanıdık huzurdur.
ve bu değişmez.
15 Ocak 2013 Salı
sonrası meçhul
.....sonra ateşler içinde uyandı.neler olduğu hakkında en ufak fikri yoktu.yattığı yerde mi uyanmıştı?uyumadan önce ilaçlarının sırasını mı karıştırmıştı yoksa?ufak bi sıra değişikliği bunlara yol açabilir miydi ki?
eşyalara bir göz attı ama etraf fazlasıyla karanlıktı ve odayı aydınlatabilen yanlızca altı-yedi metre ötedeki sokak lambasıydı. halbuki ışık olmadan uyuyamazdı.onun dünyasında herkes ışıkta uyumalıydı.çünkü o'nun için karanlık, ışığın imkansız olduğu yerlerde olmak zorunda olan bir şeydi.
renkler.
odasının renkleri değişmişti. evet tamam gökkuşağı renginde bir hayatı olmasını dilemişti hep ama bu renkler kabusun içindeyken hiç sevecen değillerdi.içinde garip bir heyecan vardı korkuyla karışık.alnındaki terleri henüz silmişti ki birden sesler duymaya başladı.çok tanıdık melodilerdi bunlar.bir kaç saniye sonra farkında vardı ki sevdiği bütün şarkılar aynı anda çalmaya başlamıştı.evet tamam sokakta yürürken bile kötü şarkı duymak istemezdi. kafenin birinin önünden geçerken ya da gece yarısı bir markete gittiğinde insanlar hep o'nun sevdiği şarkıları dinlesin isterdi.ama şarkıların bu kadar yüksek sesle ve aynı anda çalışı hiç hoşuna gitmedi.
korku kalmamıştı.
garip bir şekilde,uyumadan önce inanmadığı tanrısından dilediği şeyler sırasıyla gerçekleşiyordu.
ama dilediği biçimde olmayışı canını sıkıyordu.
bu o'na bir mucizemiydi yoksa cezalandırılma şekli miydi anlam veremiyordu.
sırada ne var,acaba ne dilemiştim? diye düşünürken,birden odası kalabalıklaştı.
özlediği bütün insanlar küçücük odasına sığmayı başarmıştı.babası,ilk okul öğretmeni,apartmanın kapıcısının küçük oğlu,anasınıfı piyesinde sevgilisini canlandıran sarışın çocuk vs.
hiç biri yaşlanmamıştı.
hepsi hayalinde kalan son görüntüleriyle o'nu,odasında ziyarete gelmişlerdi ve anlamadığı bir dilde o'na sorular soruyorlardı.soru cümlelerinden kaçmaya çalıştığı bir dönemindeyken,kurulan her cümle o'na acı veriyordu.evet tamam hepsini çok özlemişti,onları görmek çok güzeldi ama bu sorular ve gürültü canını iyice sıkmaya başlamıştı.
hoşuna gideceğini düşündüğü bütün dilekleri o'nu sinirlendirmeye yetmişti.
şu saatten sonra tek istediği gözlerini kapatmak ve açtığında her şeyin normale dönmesiydi.
başka bir şey dilememeye içinden defalarca yemin etmişti.
hiç bir şey.
oluruna bırakmak en iyisiydi.
kafasının bedeninde fazlalık olarak hissettiği o dakikada kendini gerisin geriye attı ve gözlerini sımsıkı kapattı. tek hissettiği yastığındaki terdi.
ve tek dilediği gözlerini açınca her şeyin normale dönmesiydi.
.........
14 Ocak 2013 Pazartesi
dur dedi,-- gökyüzünün rengi değişmez ki
kapının aralığından sızan ışık,var olduğu yetmiyormuş gibi bütün odayı aydınlatıyordu.oda soğuktu ve odanın içindeki iki insan biraz gergin gözüküyordu.elini kömür sobasına değdirip çektiğin küçük an kadar gergindiler sadece.
sitemleri,isyanları vardı.aynı zamanda manalı cümleleri,heybelerinde anlam yükledikleri şarkıları,bakışlarında hüzün vardı. kaybolmaktan sıkılmış gibiydiler,yapacak hiç bir şeyin olmayışını cümlelere değil,anlık bir bakışa sığdırmayı denediler.oldu mu olmadı mı bilemiyorlardı.
ama yapabildikleri tek geçerli eylemin,kapıyı çekip çıkmak olduğunu birazdan onaylacaklardı,bunu biliyorlardı en azından.
--bu bakış,bakış değil,bu bakış hiç iyi değil, diye geçirdiler içlerinden aynı anda.
biri duyacağı cümlelerden korkuyordu,diğeri kuracağı cümlelerden .yani biri konuşmaktan,diğeri dinlemekten rahatsızdı.
güneşin doğup doğmamaya ilk kez karar veremediği o sabahı yaşıyorlardı.
derken biri kuşa dönüştü,
diğeri bütün sınıfın ortasında çarpım tablosunu karıştıran çocuğa.
ve bu her şeye engeldi.
--bu bakış,bakış değil,bu bakış hiç iyi değil, diye geçirdiler içlerinden aynı anda.
biri duyacağı cümlelerden korkuyordu,diğeri kuracağı cümlelerden .yani biri konuşmaktan,diğeri dinlemekten rahatsızdı.
güneşin doğup doğmamaya ilk kez karar veremediği o sabahı yaşıyorlardı.
derken biri kuşa dönüştü,
diğeri bütün sınıfın ortasında çarpım tablosunu karıştıran çocuğa.
ve bu her şeye engeldi.
8 Ocak 2013 Salı
cevapsız
bakışınızı zeminde belli bir noktada tutup,kapının o kısa ve varla yok arası gıcırtısını duymayı beklediğiniz,
bir an'a sahip oldunuz mu hiç?
uzatmadan
...sonra bi' sigara daha yakarsın.
sonra o da bi' sigara yakar başka bir yerde.
geçmişine yaktığını,
hatta geçmişine yakındığını zanneder ama aslında gerçekler çok farklıdır.
içsel karmaşalarımız insanlarla o kadar ilintilidir ki,bunu fark edebilmek,bizler için bile zor olabilir.
unutma,hatta hatırla ki bunun için de bi' sigara yakacaksın.
bazen'lerden sıkılmış bile olsanız,klişeleri sevmediğinizi söylediğinizde,klişeler garantidir,nettir deseler,boynunuzu büküp,bir daha kabullenseniz de bir şeyleri ve de inanılmaz güçlü biri olduğunuz düşünülse de,
bazen her şey çok nettir.
bu şarkı çok güzel
bu şarkı çok kötü kadar,
nettir.
6 Ocak 2013 Pazar
b kare eşittir 0
ruhun ve bedenin ayrı ayrı kişilikler oluşturduğu o kasabada buluşalım.
saçlarımızı kazıttığımızda,kurallara göre geçmişimizin de silindiği bir kasaba olsun bu.
ki müziksiz uyuyabilelim.
sigara paketlerinin üzerinde sigaranın yararları konusunda küçük cümleler bulunduran,sokakta herkesin aynı şarkıyı söyleyip mutlu olduğu ve saatin hep sabaha karşı olduğu bir kasaba olsun bu.yargılamaların,yanlış anlaşılmaların hatta anlaşılmamanın yasak olduğu bu kasabada,insanların soy isimleri göz renklerine göre verilsin.
hep aynı mutlu gece yaşansın o kasabada.ağlamanın yasalara göre en büyük ceza olduğu bir kasabadan bahsediyorum.
öyle bir kasaba yok mu?her şey kurmaca mıydı?
bilmem.
you and *ı go to sleep
bütün güzel şarkılar kısık seste dinlenmelidir,bütün kahveler soğuk içilmelidir ve bütün sigaralar sonuna kadar içilmemelidir ve bütün şarapların bir sonu olduğu gerçeğine katlanmakla her şey çözülebilir aslında.
ya da sigara dumanı odadan çıksın diye pencere aralanabilir ve bu eylem her şey için bir çözüm üretebilir.
ne de olsa ciğerlerimizin tattığı temiz hava hayatlarımızdan bile temizdir.
ve hayatımızdan ötürü değil miydi hayatlardan şüphe duymamız?
aynı şarkıları dinleyerek tane çocukluk anısı bizimle uyuyakalırdı ki?kaç tane soru işaretini silebilir zihnimiz,yerine neleri koyabilir?
hayatımızın daha iyi olması için uğraşırken,cümledeki 'daha' ve 'iyi' sözcüklerini atabilirsek eğer,belki o zaman atabilirdik soru işaretlerini zihnimizden?
yani hayatımızın 'olması' nı dilemek daha doğru olurdu her zaman.
fazlası veya eksiği değil.
böyle zamanlarda biraz kahve depolamak lazım,biraz tükenmez kalem ve biraz da parşomen kağıdı.oda sıcaklığı pek dikkat edilmesi gereken bir konu olmamalıdır böyle zamanlarda,çalan şarkıların aksine.
yapılması gereken bir şeyler yok değil aslında.parçaları nasıl birleştirdiysek ve 'o' kişi olduysak ya da parçalardan doğup olduysak,onları teker teker eski haline getirmeye çalışmalıyız yavaş yavaş.yüksek farkındalığın işe yarayabiliceği,mumla aradığımız kesin çözümlerimizden biri bu olabilir mesela.
ve bu hiç iyiye işaret değildir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
